 |
Ana Sayfa / Öne Çıkan Yazılar |
 |
|
|
Çin Seddi, Çin'in kuzeybatısı boyunca uzanan dünyanın en uzun savunma duvardır. Kalıntıları Po Hay körfezinde deniz kıyısında başlar. Pekin'in kuzeyinden geçerek batıya yönelir ve Huang-Ho nehrini ikiye bölerek güneybatıya uzanır. Gobi Çölü'nün güneyinden batıya yönelerek devam eder.
Çin'in Savaşan Beylikler Dönemi'nde (M.Ö.403-M.Ö.221), Çin Seddi'nin temeli 20den fazla ayrı ayrı krallık tarafından atılmıştı. Chu, Qi, Yan, Wei, Han, Zhao ve Qin krallıkları birbirinden korumak için sınırlarında ilk setleri inşa ettiler. Qin, Zhao, Yan krallıkları ise Hiung-nu, Dong Hu, Lin Hu ve Lou Fan'ın saldırılarını durdurmak ve ülkenin kuzey sınırlarını koruma amacıyla inşa ettiler. Çin'in ilk İmparatoru olan Qin Shi Huang, burayı boydan boya aşılmaz bir savunma duvarıyla kapatmaya karar verdi. Bu devasa inşaata girişmekteki amacı konusunda tarihçiler farklı görüşler sürmüşlerdir. Bunlardan bazıları:
* Ülkenin sınırlarını Hunlara karşı savunmak. * Uzun savaşlar sonunda yıktığı beyliklerin esir düşen yöneticilerini sürgün ve ağır işe sürerek cezalandırmak. * Ülkeden kaçısları önlemek. * Ülkenin tek yönetim altında birleştiğini içeriye ve dışarıya göstermek.

Qin Shi Huang M.Ö.221 yılında daha önceki krallıkların yaptırdığı duvarları birleştirerek uzattı. M.Ö.3. yüzyıldan M.S.17. yüzyıla kadar Çinliler seddi uzatmaya devam etmişlerdir. Seddi onaran ve savunma amaçlı kullanan son hanedan Ming Hanedanı (1368-1644) olmuştur.
Seddin yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte uzunluğu 10.000 kilometreyi bulur. Bugün ayakta duran kısım Ming Hanedanı devrinden kalan 3.000 kilometrelik settir. Ancak asıl inşaat, M.Ö.221 ile M.S.608 yılları arasında yapılmıştır.
|
|
|
Dinozorlar 160 milyon yıl civarında kara hayatına egemen olmuş hayvanlardır. Dinozor, Yunancada korkunç kertenkele anlamına gelen iki sözcüğün birleştirilmesinden oluşturulmuştur. Bunun nedeni, geçmişte bilimadamlarının dinozorları bir cins kertenkele sanmalarıdır. Türkçede yaygın fakat yanlış olarak dinazor diye yazıldığı da olur. Dinozorlar yeryüzünde ilk kez 230-225 milyon yıl önce göründüler. 65 milyon yıl önce ise, çok sayıda dinozor türünün nesli tükenmişti.
Yeryüzünde çok sayıda dinozor türü bulunmaktaydı (1000 civarında).
Bunlardan kimi bitkilerle beslenirken (sauropod), kimi et yiyordu
(theropod).
Dinozorların nasıl yok olduğuna dair bugüne dek bir çok iddia ortaya atılmıştır. Geçmişte, dinozorların kısa bir süre içinde toplu olarak nasıl yok oldukları uzun bir süre açıklanamamış ve yanardağ patlamalarından dünyadaki iklim değişikliklerine kadar çeşitli teoriler ortaya atılmıştır.
|
|
|
Homeros tarafından yazıldığı sanılan iki manzum destandan biri olan İlyada'da bahsi geçen Troya savaşının geçtiği antik kent. Antik İda Dağı'nın (Kaz Dağı) eteklerinde, Çanakkale il sınırları içinde yer alır.
Günümüzde Türkiye sınırları içinde yer alan Troya kentinin adı
Fransızcanın etkisiyle bu dildeki Troie kelimesinin okunuşundan
Türkçeye Truva olarak da geçti ve yaygınlaştı. Anadolu'daki bir kentin
isminin Fransızca'dan alınması arkeologlar ve resmi kurumlarca
eleştirilmekte, "Troya" adı yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Bugünkü Hisarlık (39°58′K, 26°13′D) mevkinde 1870'lerde Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedilen antik şehrin kalıntılarında ondan daha sonra yapılan kazılar sonucunda, aynı yerde yedi kez -farklı dönemlerde- kent kurulduğu ve farklı dönemlere ait 33 katman olduğu saptanmıştır. Schliemann Troya'da bulduğu hazineyi önce Yunanistan'a kaçırmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan önce Almanya'da olduğu bilinmekte olan hazine daha sonra kayıplara karışmış ve yakın zamana dek hazine hakkında bilgi alınamamıştır. Fakat kısa zaman önce Ruslar bu hazinenin kendilerinde olduğunu açıklamışlardır.
Troyalılar, Sardis kökenli Herakleid hanedanının yerine geçmiş ve Anadolu'yu 505 yıl boyunca Lidya krallığı Candaules (MÖ 735-718)dönemine dek yönetmişlerdir. İonlar, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler onlardan sonra Anadolu'da yayılmış, ardından MÖ 546 yılında Pers istilası gelmiştir.
|
|
|
Babil, Mezopotamya'da, adını aldığı Babil kenti etrafında kurulmuş, Sümer ve Akad topraklarını kapsayan eski bir imparatorluktur. Babil'in merkezi bugünkü Irak'ın El Hilla kasabası üzerinde yer almaktadır. Kuzey Babil Devleti ise, Şırnak ilinin İdil ilçesi güneyinde Babil köyünde kurulmuştur. Babil halkının büyük bir kısmı Sami ırkındandırlar.

Akadlar ve Sümerler'in toprakları üzerinde kurulmuş Babil, Sümerler'in Uruk kentinde başlangıçta sarayda hizmetçi olan Akad kökenli Sargon'un, M.Ö. 23. yüzyılda sarayda iktidarı ele geçirmesi ile ortaya çıkmıştır.
En ünlü kralları Hammurabi'dir.
Babil'den bahseden en eski tarihi kanıt, M.Ö. 23. y'a ait, Kral Sargon döneminden kalma bir tablettir.
İmparatorluğun kuzey topraklarında yaşayan Akadlar, imparatorluğun son dönemlerine kadar kendi kültürlerini koruyabilmişken, Sami kökenli olmayan Sümerler tarih sahnesinden silinmişlerdir.
Sümer yazısı bilinen en eski yazıdır. Sümerler kil tabletleri, üstüne yazı yazdıktan sonra pişirirlerdi. Arkeolojik kazılar sırasında, bazıları 5000 yıllık olan binlerce tablet bulunmuştur. İlk yazı karakterlerini resimler oluşturuyordu. Bu resimler yavaş yavaş, Babilliler'in ve Asurlular'ın kullandıkları çiviyazısına dönüştü. Bu yazı biçiminde, kavramları belirtmek için köşeli simgeler kullanılırdı. Bulunan tabletlerin üzerindeki yazılar din, matematik, yasalar, bilim ve başka konularla ilişkindir.
Babil Kulesi, Tevrat'ta, Kur'an'da ve dünyanın birçok bölgesinde yerel efsanelerde bahsi geçen, tanrıya ulaşmak için inşa edilen kule.
Babil'in Asma Bahçeleri, Dünyanın Yedi Harikası'ndan biridir. M.Ö. 7. yüzyılda Babil kralı Nebukadnezar tarafından yaptırılmıştır. Babil'in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir. bahsi geçen, tanrıya ulaşmak için inşa edilen kule.
|
|
|
Eskimo, İnuit veya İnuklar, Kanada'nın kuzeyi, Alaska, Grönland ve Sibirya'nın doğusunda yaşayan yerli halka verilen isimlerdir. Eskimolar, Eskimo - Aleut Ailesinin üyeleridir. Yupik halkı da Eskimo ailesine dahildir. Dünyada toplam olarak 100.000 - 150.000 Eskimo vardır. Bunların yaklaşık 40.000'i Kanada'dadır.
Yerel folklorda Eskimo kelimesinin "çiğ et yiyen kişi" anlamına geldiğine inanıldığı için bu kelimenin kendilerini tanımlamak amacıyla kullanılmasını hakaret kabul ederler. Bununla birlikte Eskimo kelimesi diğer lisanlarda hakaret veya küçümseme anlamı taşımaz ve antropoloji ve arkeolojide yaygın olarak kullanılır. İnuit ve İnuk kelimeleri Kanada'da resmi olarak Eskimo yerine kullanılmaktadır.

Eskimo sözcüğünün kökeni tam bilinmemekle birlikte, Kızılderili lisanı Algonkian'dan geldiğine ve "farklı dilde konuşan kişi" demek olduğuna inanılır. Eskimo sözcüğünün Cree dilinde "çiğ et yiyen kişi" anlamına geldiği savının doğruluğuna dair bir kanıt bulunamamıştır.
İnuit kelimesi İnuk kelimesinin çoğuludur. İnuk kelimesi İnuitçe'de "kişi" anlamına gelir. İnuitçe lisanının yaklaşık olarak 60.000 kullanıcısı vardır.
İki tür Inuit bulunur: Kuzey Alaska, Kanada ve Grönland'da yaşayan İnuit'ler ile, batı Alaska, Aleut Adaları ve Rusya'nın uzakdoğusundaki Yupik'ler. Rusya'daki Yupik'lere Sibirya Yupik'i ya da Yuit de denir. Yupik dilinin yaklaşık 3.000 kullanıcısı vardır. Yupik Alaskaca'da "gerçek kişi" anlamına gelir.
Ataları çeşitli bölgelere yerleştikleri için farklı kültür özellikleri geliştirmişlerdir; ama bu çok çeşitli toplulukların günümüzde de yaşayan ortak özellikleri vardır. Eskimolar, günümüzde çoğunlukla Grönland'ın, Kanada'nın, A.B.D'nin ve Rusya'nın yasal sınırlarının iki yanında yaşamaktadırlar.
Alaska'da çamur sıvalı dikdörtgen evlerde, Grönland'da taş, toprak ve balina kemiğinden yapılmış kubbeli evlerde, Kanada'da ise iglo denilen buzdan yapılmış kubbeli evlerde yaşarlar. Bununla birlikte modern evlerde yaşayan eskimolar da vardır. Kara ulaşımını köpeklerin çektiği kızaklarla, deniz ulaşımını "kayak" adı verilen kayıklarla ve bayanların kullandığı "umiak" adlı ağaç ve deriden yapılmış botlarla sağlarlar. Ancak günümüzde motorlu taşıtlar, motorlu kızaklar, ateşli silahlar ve modern kamp aletlerini de kullanmaktadırlar.
Eskimoların yaşadıkları geniş Tundra bölgesi, yılda sekiz - dokuz ay süren dondurucu kuzey kışından ötürü tarıma elverişli olmayan topraklarla kaplıdır. Bu yüzden Eskimo ekonomisi avcılık ve balıkçılığa (özellikle balina avcılığı) dayanmaktadır. Temel yiyecekleri balık, ren geyiği ve elktir. Su aygırı ve balina kemiğinden araç ve gereçler yaparlar.
Eskimoların çoğu Şaman ya da Hristiyan inançlarına sahiptirler. Hıristiyan Eskimolar "Grönland Evanjelik Lutherci Kilisesi ile Moravian ve Anglikan kiliselerine mensupturlar.
Geleneksel eskimo inanışı ise şaman denilen din adamları etrafında organize olmuş, karmaşık ve sözlü olarak nesilden nesile nakledilen bir inanç sistemidir. Epik destanlar ve şarkılı şiirli atışmalar kültürlerinde önemli bir yer tutar. |
|
|
İnsansı, insansı maymun veya ape, primatlar takımının Hominoidea üst familyasında sınıflanan canlı türlerinin ortak adıdır. İnsansı maymunlar üst familyası, goril, orangutan, şempanze, gibon ve insanı kapsar.
İnsansılar, akraba olmalarına rağmen bilimsel olarak "maymun" kabul edilmezler. Ancak Türkçe'de "ape" kelimesini karşılamak için oluşturulmuş "insansı maymun" terimi halen yaygın olarak kullanılmaktadır. İnsansılar halk arasında genellikle maymun olarak anılmaya devam ederler.

İsminin sonunda 'ape' ibaresi bulunan birkaç primat daha vardır ancak bunlar çoğu otorite tarafından insansı maymun olarak kabul edilmezler.
Maymunlar ile insansılar arasındaki farklar
- Maymun ile insansı maymun arasındaki en belirgin fark kuyruktur.
- Tüm insansılar kuyruksuzdur.
- İnsansılarda apandis bulunur.
- İnsansıların beyni maymunlardan daha karmaşıktır.
- İnsansılar, çoğu maymun türünden iri yapılıdır.
Özellikleri
- İnsansıların tamamı kuyruksuzdur.
- İnsansılar, maymunlara göre iriyarı ve güçlüdürler.
- Hareketli omuzları vardır. Tüm insansıların omuzları tamamen dönebilme özelliğine sahiptir. Gibonlar ağaç dallarına asılarak ve sallanarak dolaşırlar. Bir zamanlar tüm insansıların bu şekilde hareket ettiği düşünülmektedir.
- İnsanlar hariç hepsi tropik ormanlarda yaşarlar. İnsan ve goril hariç hepsi zamanlarının çoğunu ağaçlarda geçirirler.
- Büyük insansılar oldukça gelişmiş bir beyne ve soyut düşünme kabiliyetine sahiptirler. Bazı türleri esaret altındayken ya da vahşi doğada basit aletler yapabilme yetisine sahiptirler. Büyük insansılar, şişeburunlu yunus ile birlikte aynada kendisini tanıyabilen yegane canlılardır.
|
|
|
Geleneksel Çin Tıbbı Çin halkının hastalıklara karşı binlerce yıllık bir çalışmasının ürünüdür. Eski Çinliler hastalıklara iyiliğin bozulması anlamında bakarlardı. Birçok kültürde de bu böyledir. Vucutta dengede bulunan YİN ve YANG adlı iki prensibin dengede olma halinin bozulması ile hastalıklar oluşur. Akupunktur tedavisinin temelini insanı organik bir bütün kabul ederek Yin ve Yang arasındaki balansı dengeye getirmek oluşturur.

Geleneksel Çin Tıbbının ana konuları; Yin-Yang, beş element teorisi, kanallar ve kollateraller teorisi, Qi, kan ve vücut sıvıları, etiyoloji, teşhis metodları, semptom kompleksleri ve farklılıklarıdır. Yin-yang ve beş element teorileri materyalizmin sade düşüncesini, diyalektiğini ve değişik boyutlardaki objektif düşünce kanunlarını yansıtmaktadır.
Bu iki teori tabii ki evrende bulunan herşeyi izah etmemektedir fakat Geleneksel Çin Tıbbını anlamaya başlamak için yeterlidir Bilindiği gibi Meditasyon, düşünceden arınma ve derin konsantre olabilmek için uygulanabilecek en iyi tekniktir. Doğu dinlerinde ağırlıklı yer verilen meditasyonu günlük hayata motivasyon hızlı düşünme ve doğru kararlar verebilmek amacıyla da yapılmaktadır. Astral Seyahat yapabilmek için uygulanann tekniklerin en genel şartları düşünceden arınma ve derin konsantre olduğuna göre meditasyon yaparak Astral Ayrılmanın gerçekleşmesini kolaylaştırmak mümkündür. Meditasyonun bir çok çeşidi ve yapma yöntemi vardır, her çeşit amaca göre değişir, yapmayı amaçladığınız olaya göre belli teknikler ve izlenen yollar mevcuttur. |
|
|
İlk kez James Churchward tarafından ortaya atılan, geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Büyük Okyanus’ta bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Türklerin Mu Kıtasından geldiği söylentileri de varsayım olarak eklenmiştir.
Churchward’un iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, Batı Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletleri’ni okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre, bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, Amerikalı jeolog William Niven’in Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler üzerinde çalışmıştır. Churchward’a göre, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan, 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde yazılmıştı. Churchward’a göre bu tabletler 15.000 yıl önce yazılmıştı.
Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek Mu uygarlığı hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını destekleyenlerin Mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir:
Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır. Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı. Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır. Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.
Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu.
Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı. Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu. Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.
“Ra” sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, “O” diye hitap ettikleri Tek Tanrı’yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır’a da taşınmıştır.
Dört ırktan oluşan Mu’lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı. Mu’lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler. Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu. (Bu, Churchward’un değil, bazı izleyicilerinin görüşüdür)
Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır. (B.Ruhselman’a göre) Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin Uygur İmparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar Mu varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.
Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika’ya, Orta-Asya’ya, Mısır ve Anadolu’ya yapılmıştır. Churchward’a göre 70.000 yıl önce mevcut olan Uygur imparatorluğu Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur imparatorluğu birine Churchward’un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle (-diğer afet dağların yükselmesidir-) darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır. Kimilerine göre, Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde) telaffuzları az çok ufak farklarla, “baba” anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur. Churchward Uygurlar’ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler’i, Basklar’ı ve Asyalı İskitler’i sayar. Yine Churchward’a göre Osiris Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış, Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan “Osiris dini” adını almış olup Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirilmiştir. ABD’nde “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası’nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı. |
|
|

Atlantis, batık bir kıta ve uygarlık.
Antik uygarlıklarla ilgili akademik programların dışında çalışmalar yapan araştırmacılarla bilimadamları arasında zaman zaman büyük görüş ayrılıkları olmakla birlikte birbirinden bağımsız gibi görünen bu çalışmaların nihai sonuca varmada hızlandırıcı etki yaptıkları şüphesizdir.
M.Ö. 421 yılında Sokrates’in evindeki bir Felsefe sohbetinde Atinalı devlet adamı Kristias, dedesi Dropides’in kendisine naklettiği efsaneyi hikaye eder. Hikayeyi dede Dropides’e nakleden ünlü Yunanlı şair Solon’dur. Solon’un gösterdiği kaynak ise Mısır’da bulunduğu dönemde tanıştığı Mısırlı bir keşiştir ve Keşiş’e göre Atlantis ‘e ilişkin olaylar M.Ö. 9000 yılında gerçekleşmiştir.
Plutarkhos’a göre Sais şehrinde Solon’a ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens’e göre bu aynı zamanda Pythagoras’a ders veren Mısırlı rahibin adı.
Platon’un hem Kritias, hem de Solon’la akrabalığı vardı. Ayrıca, kendisi de Mısır’ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve inisiye olmuştu. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konuda bilgileri topladığı fikrindeler.
Kur’an’da “Ad kavmi” diye de geçer, Ad-land; Ad Ülkesi demektir. Kimi araştırmacılar İbranice’deki, ilk insanı belirten ve adama sözcüğünden gelen “Adem”, Sanskrit dilinde “ilk, başlama” anlamına gelen ve Aryenler’in ilk konuşan insan türüne verdikleri ad olan “Ad-i”, Frigler’in “Attis”, Kafkasyalılar’ın “Adige”, Polinezyada’daki “atea”, Truva öyküsündeki “Ate”, Aztek mitolosindeki “Atzlan” (ada) ve Türkçe’deki “ad”, “ada”, “ata” (pek çok dilde baba anlamına gelir) sözcükleri ile “Ad” kavminin adı arasında etimolojik bir bağlantı olabileceğini düşünmektedir.
James Churchward 1883′de, Batı Tibet’te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkartmıştır. Tibet’te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet’teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet’te bir manastıra düşmüş ve bu manastırın, Büyük Rahipler Kardeşliğinin önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward’a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış Naacal Tabletleri ni göstermiştir.
Atlantisliler, bilimde ve teknolojide ileri bir düzeye varmışlardı. Denizaltı, uçak ve uzay taşıtları yapabilmişlerdi. Bunları, “ateş taşı” denilen kristallerin bulunduğu, nükleer santralleri andıran enerji istasyonlarından çıkan ışınlar ya da vibrasyonlar aracılığıyla uzaktan sevk edebiliyorlardı (uzaktan kumanda).
Bu dönemde insanların yaşadıkları topraklar, hayvanların istila tehdidiyle karşı karşıya bulunuyordu. Satan Oğulları, hayvanlara karşı patlayıcılar icat ederek yıkıcı güçleri kullanmaya başladılar. Daha sonra bu güçleri insanlara karşı da kullanmaya ve insan kurban etmeye başladılar. Sonunda yerkürenin içinden, Güneş ve yıldızlardan elde ettikleri güçleri de yıkıcı güçlere dönüştürerek kullandılar. Fakat yıkıcı güçlerin kullanımı, birtakım elektriksel güçleri içeren doğal kaynakları etkileyerek volkanik püskürmelere yol açtı ve Atlantis’in küçük bir kısmının batmasına, kalan büyük kısmın da beş kara parçası halinde bölünmesine neden oldu.
Cayce’e göre İÖ 50.000 yıllarında “ölüm ışını” denilen bir ışının kuşlar ve dev kara hayvanları üzerinde kullanılıp kullanılmaması üzerine toplantılar yapıldığı sıralarda Dünya ekseni ve kutuplar yer değiştirmiş, dağların ilk yükselme hareketleri olmuş ve dev kara hayvanları iklim koşullarının değişmesiyle kendiliğinden yok olmuşlardı. Atlantis’ten ilk göçler bu döneme rastlar.
İkinci yükselme hareketleri ise İÖ 28.000 yıllarında, ikinci volkanik püskürmeler döneminde olmuş ve dev kara hayvanları iklim koşullarının değişmesiyle kendiliğinden yok olmuşlardır. Bir’in Yasası Oğulları ile Satan Oğulları arasında en şiddetli çarpışmalar Atlantis tümüyle batmadan önceki son devrede yaşanmıştır. Bir’in Yasası Oğulları’nın çeşitli psişik güçlerle donanmış olmalarına karşılık, Satan Oğulları’nın elinde atomik güçler bulunuyordu.
Sonunda, Bir’in Yasası Oğulları, Atlantis’i bekleyen nihai felaket hakkında prekognisyon yetenekleriyle önceden haberdar edildiklerinden kıtayı terk ettiler ve kıta, tümüyle, yaklaşık 12 bin yıl önce battı. Atlantis’ten her kıtaya göçler olmuşsa da, başlıca göçler Mısır, Gobi, Anadolu ve Amerika bölgelerine yapılmıştır.
Mısır Piramitleri Atlantis’in batmasından çok kısa süre önce Mısır’a göç eden Atlantislilerin eseridir. Bilindiği kadarıyla, Atlantisliler, bilimleriyle ilgili kayıtları yeryüzünde üç bölgeye saklamışlardır. Kehanetlere göre bu kayıtlar yakın bir tarihte keşfedilecektir. Kimi araştırmacılara göre Kuran-ı Kerim’de “Ad Kavmi” olarak sözü edilen kavim, Atlantislilerdir. |
|
|

Etnoloji (budunbilim), insanların ırklarına ayrılışını, ırkların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağlantıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini, genel yasalar çıkarmak amacıyla inceleyip karşılaştıran bilim dalına verilen isimdir. |
| Toplam 10 Yazı, 1 Sayfada Gösterilmektedir. |
|
[1]
|
|
 |
|
|
|
|
 |
İlginize |
 |
|
|
|
|
|
|